Türk Vergi Hukukunda Trust Yapılarının Nitelendirilmesi ve Vergilendirilmesi

Türk Vergi Hukukunda Trust Yapılarının Nitelendirilmesi ve Vergilendirilmesi

Türkiye’de Trust Vergilemesi Neden Hâlâ Gri Bir Alan?

Uluslararası servet planlaması ve nesiller arası varlık aktarımı süreçlerinde, özellikle Anglo-Sakson hukuk sistemlerinde köklü bir geçmişe sahip olan trust yapıları, bugün küresel finansal sistemin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Buna karşılık Türk hukuk sistemi, Kara Avrupası (civil law) geleneğinin bir sonucu olarak mülkiyetin bölünmezliği ilkesine sadık kalmakta; mülkiyetin “yönetim” ve “yararlanma” olarak ikiye ayrıldığı trust yapılarıyla doğrudan örtüşen bir hukuki kategoriye sahip bulunmamaktadır.

Uygulamada yerleşik refleks, trust’ın Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenmemiş olması gerekçesiyle bu yapıları hukuken “yok saymak” yönündedir. Ancak bir yapının iç hukukta açıkça tanımlanmamış olması, o yapının yabancı hukuk altında doğurduğu geçerli mülkiyet devri sonuçlarının Türk vergi hukuku bakımından görmezden gelinebileceği anlamına gelmez. Vergi hukukunun görevi, yabancı hukuk kaynaklı kurumları yok saymak değil; bu kurumların doğurduğu hukuki ve ekonomik sonuçları doğru biçimde nitelendirmektir.

Bu noktada tartışmanın yalnızca “Medeni Hukuk’ta mı var, Ticaret Hukuku’nda mı var?” sorusuna indirgenmesi de yanıltıcıdır. Trust, ne klasik bir aile hukuku veya miras hukuku kurumu, ne de Türk Ticaret Hukuku’nda düzenlenmiş bir şirket veya ortaklık türüdür. Trust, esasen sözleşmeye dayalı, malvarlığı merkezli ve taraflar arasında sürekli bir ilişki yaratan kendine özgü bir varlık yönetim yapısıdır. Türk hukuk sisteminde şirket dışındaki birçok örgütlü varlık yönetim yapısının hukuken ve vergisel olarak dikkate alındığı düşünüldüğünde, trust’ın yalnızca düzenlenmemiş olması gerekçesiyle bütünüyle yok sayılması, kavramsal olarak ikna edici değildir.

Bu kavramsal belirsizliğe, uygulamada sıkça karşılaşılan bir başka yanılgı da eşlik etmektedir: trust yapılarının temel kuruluş amacının vergi planlaması olduğu varsayımı. Oysa küresel uygulamada trust; vergi avantajı sağlamak amacıyla değil, aile varlıklarının profesyonel biçimde yönetilmesi, mirasın nesiller arasında parçalanmasının önlenmesi, alacaklı risklerine karşı varlıkların korunması ve gelecek kuşakların refahının bir tür “aile anayasası” disiplini içinde güvence altına alınması amacıyla tercih edilmektedir.

Vergi hukuku perspektifinden bakıldığında ise trust, çoğu zaman vergi yükünü azaltan bir araç olmaktan ziyade; raporlama, şeffaflık ve uyum yükümlülükleri nedeniyle daha yüksek maliyetli bir yapı niteliği taşımaktadır. Safi vergi avantajı arayan bir iradenin, mülkiyetin kontrolünden tamamen vazgeçilmesini gerektiren bu denli ağır bir hukuki mekanizma yerine, çok daha esnek ve düşük maliyetli araçlara yönelmesi beklenir. Bu nedenle trust yapılarını peşinen bir “vergiden kaçınma” aracı olarak etiketlemek yerine, bu yapıların temelindeki iktisadi ve hukuki varlık yönetimi iradesini doğru okumak, sağlıklı bir vergisel nitelendirmenin de ön şartını oluşturmaktadır.

Bu çerçevede trust’ların vergilendirilmesine ilişkin tartışmanın, kavramsal yok sayma veya niyet atfetme refleksleriyle değil; yapının hukuki mimarisi, mülkiyet ilişkileri ve fiili tasarruf mekanizmaları dikkate alınarak yürütülmesi gerekmektedir.

Trust Nedir?

Trust, sözleşmeye dayalı bir “varlık yönetimi” mimarisidir: belirli bir malvarlığı kurucu tarafından trust düzenine alınır; yönetici (trustee) bu malvarlığını trust sözleşmesinin çizdiği sınırlar içinde yönetir; ortaya çıkan iktisadi fayda ise faydalanıcı (beneficiary) lehine veya belirli bir amaç doğrultusunda yönlendirilir. Bu yapının vergisel sonucu, “trust var mı yok mu?” ikiliğinden ziyade, her somut olayda kontrolün kimde olduğu, faydalanıcının talep edilebilir hakkı bulunup bulunmadığı, mülkiyet devrinin kesinliği ve elde etme anı üzerinden şekillenir.

Trust Yapısında Kim, Neyi, Ne Kadar Elinde Tutuyor?

Trust yapısının vergisel sonuçlarını irdelemeden önce, bu yapıları oluşturan aktörlerin hukuki ve iktisadi pozisyonlarını doğru biçimde konumlandırmak gerekir. Zira Türk vergi hukukunda uygulamada sıkça karşılaşılan yaklaşım, bu kişileri “mülkiyetin sahibi” ile “gelirin elde edicisi” ayrımı yapılmaksızın tek bir potada eritme eğilimindedir. Oysa trust yapılarında vergisel nitelendirmeyi belirleyen asıl unsur, mülkiyetin ve tasarruf yetkisinin hangi aktörde yoğunlaştığıdır.

Trust Sözleşmesi (Trust deed): Trust’ın kuruluş şartlarını, varlıkların nasıl yönetileceğini, yöneticinin yetkilerini ve faydalanıcıların haklarını belirleyen temel sözleşme metindir.

Kurucu (Settlor): Varlığı trust yapısına devreden kişidir. Feshedilemez (irrevocable) trust yapılarında kurucu, devrettiği varlıkla olan hukuki ve iktisadi bağını koparmakta; mülkiyet ve tasarruf yetkisinden feragat etmektedir. Bu nedenle, kurucunun varlık üzerinde fiili veya hukuki tasarruf yetkisi bulunmadığı yapılarda, kurucunun vergisel özne olarak kabul edilmesi kural olarak mümkün olmamalıdır.

Yönetici (Trustee): Trust varlığının hukuki mülkiyetini elinde bulunduran ve bu varlığı trust sözleşmesinde belirlenen amaç doğrultusunda yöneten kişidir. Ancak bu mülkiyet, yöneticinin kendi lehine kullandığı bir mülkiyet değildir; belirli kişi veya amaçlar doğrultusunda sınırlı ve yükümlü bir mülkiyettir. Yönetici, varlık üzerinde tasarruf yetkisine sahip olsa dahi, bu tasarruftan doğan iktisadi faydayı kendi adına elde etmediği sürece, vergi hukuku açısından asıl mükellef olarak nitelendirilmesi mümkün değildir.

Faydalanıcı (Beneficiary): Trust varlığından doğan iktisadi faydanın nihai muhatabı olan kişidir. Ancak vergi hukuku bakımından belirleyici olan, faydalanıcının bu faydayı ne zaman ve hangi şartlarda elde edebildiğidir. Özellikle faydalanıcının geliri istediği an talep edebildiği yapılar ile (fixed interest) yalnızca yöneticinin takdirine bağlı olarak gelir elde edebildiği yapılar (discretionary) arasında vergisel sonuçlar bakımından temel bir fark bulunmaktadır.

Trust Türleri: Vergi Sonucunu Belirleyen Temel Ayrım

Trust vergilemesinde sağlıklı bir nitelendirme yapılabilmesi için, öncelikle trust türlerinin ve bu türlerin hukuki sonuçlarının doğru anlaşılması gerekir. Zira trust’ın yapısı, gelirin kimin nezdinde ve hangi anda vergilendirileceğini doğrudan belirlemektedir. Trustın türü ve yapısı trust sözleşmesi ile belirlenir.

Feshedilebilir trust (Revocable Trust): Kurucunun trust’ı tek taraflı olarak feshedebildiği, trust varlığını geri alabilme yetkisini koruduğu yapılardır. Bu tür yapılarda kurucu, mülkiyet ve kontrolü fiilen elinde tutmaya devam eder. Bu nedenle, trust bünyesinde elde edilen gelirlerin kurucu nezdinde vergilendirilmesi, genel olarak isabetli kabul edilmektedir.

Feshedilemez trust (Irrevocable Trust): Kurucunun trust varlığını kesin olarak devrettiği ve geri alma yetkisinden feragat ettiği yapılardır. Bu aşamadan sonra kurucu, kural olarak trust varlığı üzerinde mülkiyet ve tasarruf yetkisini kaybeder. Bu nedenle, kurucunun geliri elde ettiği varsayımına dayalı vergileme, çoğu durumda hukuki gerçeklikle bağdaşmaz.

Takdire bağlı trust (Discretionary Trust): Faydalanıcının gelir veya sermaye üzerinde önceden belirlenmiş, talep edilebilir bir hakkının bulunmadığı; dağıtımın tamamen yönetici takdirine bağlı olduğu yapılardır. Bu tür yapılarda, dağıtım gerçekleşmedikçe faydalanıcının hukuken elde ettiği bir gelirden söz etmek mümkün değildir. Burada faydalanıcı çoğu zaman bir “hak”tan ziyade bir “beklenti” içindedir.

Belirli paylı trust (Fixed Interest Trust): Faydalanıcının belirli bir pay, oran veya gelir üzerinde doğrudan ve talep edilebilir bir hakka sahip olduğu yapılardır. Bu tür yapılarda, hak doğduğu anda gelir vergisi bakımından tahakkuk ve elde etme tartışması gündeme gelebilir. Ancak bu tartışma dahi, hakkın gerçekten talep edilebilir olup olmadığı ve faydalanıcının tasarruf imkanına fiilen kavuşup kavuşmadığı üzerinden yürütülmelidir.

Amaca özel trust (Purpose Trust): Belirli bir kişi lehine değil, belirli bir amaç için kurulan yapılardır. Bu yapılarda çoğu zaman dağıtım uzun süre ertelenmekte; vergileme, ancak amaç gerçekleştiğinde veya varlık belirli bir kişiye intikal ettiğinde gündeme gelmektedir.

Bu ayrım, trust vergilemesinde tek tip bir yaklaşımın mümkün olmadığını ve her trust yapısının kendi hukuki mimarisi içinde değerlendirilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Yargı ve İdari Uygulamada Trust’ın Çözüm Arayışı ve Kavramsal Yetersizlik

Trust kurumunun Türk hukukunda açıkça tanımlanmamış olması, yargı ve idareyi bu yapıları mevcut kavram seti içinde çözümlemeye zorlamaktadır. Uygulamada trust ilişkilerinin, Türk hukukunda yerleşik olan bazı müesseselere benzetilerek nitelendirilmeye çalışıldığı; özellikle mülkiyet devri ve yönetim ilişkileri bakımından trust’ın borçlar hukukundaki “inançlı işlem” çerçevesinde değerlendirildiği görülmektedir.

Ancak inançlı işlem, taraflar arasında nisbi bir borç ilişkisi doğuran, çoğu zaman geçici ve geri verme borcuna dayalı bir ilişkidir. İnançlı işlemde devralan kişi, kural olarak belirli bir amacı gerçekleştirdikten sonra malı geri verme yükümlülüğü altındadır ve ilişki esas itibarıyla iki taraflıdır.

Buna karşılık trust, malvarlığının kurucudan tamamen koptuğu, hukuki mülkiyetin yöneticiye geçtiği ve üçüncü kişilere karşı hüküm ifade eden bağımsız bir mülkiyet rejimidir. Üçlü yapısı (kurucu–yönetici–faydalanıcı), sürekli niteliği ve faydalanıcıya yönelik bağımsız hak sistemi nedeniyle trust, klasik inançlı işlem kalıbının çok ötesinde bir yapıya sahiptir.

Özellikle feshedilemez (irrevocable) trust yapılarında, mülkiyetin kesin olarak kurucudan çıktığı ve geri alma yetkisinden feragat edildiği durumlarda, trust’ı yalnızca bir inançlı işlem olarak nitelendirmek, mülkiyetin hâlen kurucuda olduğu zannını doğurmakta ve vergi hukukunun “gerçeklik” ilkesiyle açıkça çelişmektedir. Bu yaklaşım, sorunu çözmekten ziyade, trust vergilemesinde yanlış atıflara ve sistematik hatalara yol açan temel nedenlerden biri haline gelmektedir.

Bu benzetme refleksini besleyen bir diğer unsur da, bazı çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmalarının Türkçe metinlerinde trust kavramının yer yer “vakıf” benzeri ifadelerle karşılanmış olmasıdır. Bu durum, uygulamada trust’ın vakıfla özdeşleştirilmesine yol açabilmektedir. Oysa vakıf, kurumsallaşmış bir malvarlığı ve çoğu kez tüzel kişilik mantığıyla çalışırken; trust çoğu örnekte sözleşmesel bir varlık yönetimi rejimidir ve işleyiş parametreleri vakfa kıyasla çok daha farklı şekilde kurgulanır. Dolayısıyla trust’ı vakıf gibi okumak da, inançlı işlem gibi okumak kadar, vergisel nitelendirmeyi yanlış zemine taşıyabilmektedir.

529 Sıra No.lu Tebliğ: Küresel UBO Rejimi ve Bildirim–Vergileme Ayrımı

Vergi Usul Kanunu’nun 529 Sıra No.lu Genel Tebliği ile trust, foundation ve benzeri yapılar gerçek faydalanıcı bildirimi rejiminin parçası haline getirilmiş; kurucu (settlor), yönetici (trustee) ve faydalanıcı (beneficiary) kavramları teknik olarak mevzuat diline dahil edilmiştir.

Ancak bu düzenlemenin kaynağı ve amacı doğru okunmadıkça, trust vergilemesinde ciddi bir kavramsal hata kaçınılmaz hale gelmektedir. 529 Sıra No.lu Tebliğ, Türkiye’ye özgü bir düzenleme değil; OECD ve FATF (Mali Eylem Görev Gücü) tarafından belirlenen küresel “Gerçek Faydalanıcı – Ultimate Beneficial Owner (UBO)” standartlarının Türkiye mevzuatına aktarılmış halidir.

Bu küresel rejimin temel şeffaflık ve kara para ile mücadele ve vergi kaçakçılığını önlemeye yönelik bir bilgi altyapısı oluşturmaktır. Dünya genelinde trust yapıları opak / kapalı yapılar olarak sınıflandırıldığı için, idareler yapının arkasındaki gerçek kişileri bilmek istemektedir. Bu nedenle tebliğdeki gerçek faydalanıcı tanımı son derece geniş tutulmuş; yalnızca mevcut faydalanıcıların değil, potansiyel faydalanıcıların ve hatta lehtar gruplarının dahi bildirilmesi öngörülmüştür.

Ancak dünyanın geri kalanında bu bildirim listesi, otomatik bir vergileme listesi olarak görülmemektedir. Bildirim, yalnızca “burada bir yapı vardır ve ilgilileri bunlardır” demektir. Vergileme ise, gelirin kimin tarafından, hangi anda ve hangi hukuki hakka dayanarak elde edildiğiyle ilgilidir.

Türkiye’deki temel hata, 529 Tebliğ kapsamında bildirilen geniş kişi listesinin, otomatik olarak potansiyel vergi mükellefi gibi algılanmasıdır. Oysa:

  • UBO Bildirimi: Şeffaflık içindir.
  • Vergileme: Gelirin elde edilmesiyle ilgilidir.

Bu ayrımın göz ardı edilmesi, dağıtılmamış ve talep edilemeyen kazançların sırf bildirilen kişiler arasında yer alıyor diye bir kişiye atfedilmesine yol açmaktadır. Oysa şeffaflık rejimi, vergileme yetkisinin otomatik genişletilmesi anlamına gelmez.

CRS Raporlaması: Bilgi Kaynağı mı, Vergisel Nitelendirmenin Başlangıç Noktası mı?

Trust vergilemesinde giderek artan biçimde başvurulan bir diğer araç, OECD tarafından geliştirilen Ortak Raporlama Standardı (Common Reporting Standard – CRS) kapsamında elde edilen bilgilerdir. Finansal kuruluşlar, trust yapılarıyla ilişkili kişileri ve hesap bakiyelerini CRS çerçevesinde idarelere raporlamakta; bu bilgiler de uygulamada çoğu zaman vergisel incelemelerin ve tarhiyatların başlangıç verisi olarak kullanılmaktadır.

Ancak CRS rejiminin amacı ve hukuki fonksiyonu doğru konumlandırılmadıkça, bu alanda önemli nitelendirme sorunları ortaya çıkmaktadır. CRS, finansal kuruluşlara esas itibarıyla trust yapılarıyla ilişkili kişileri tespit ve bildirim amacıyla raporlama yükümlülüğü getirmektedir. Bu raporlama, bildirilen kişilerin trust varlığı üzerindeki mülkiyet, tasarruf ve talep yetkilerinin hukuki analizini içeren bir değerlendirme niteliği taşımaz.

Bu nedenle, CRS raporunda yer alan bir ismin, vergi kanunları anlamında otomatik olarak “geliri elde eden kişi” olarak kabul edilmesi mümkün değildir. CRS verileri, idareyi trust yapısı ve ilgili kişiler hakkında bilgilendirir; ancak bu veriler, tek başına vergileme sonucunu belirleyen bir hukuki nitelendirme yerine geçmez.

Vergisel değerlendirmede, CRS raporlamasının ötesine geçilerek; trust sözleşmesinin (trust deed) getirdiği kısıtlamalar, mülkiyetin kesin devri, faydalanıcının talep edilebilir bir hakkının bulunup bulunmadığı ve kazancın fiilen hangi aşamada elde edildiği birlikte analiz edilmelidir. CRS, vergisel inceleme için bir başlangıç verisi sağlar; ancak nihai vergisel sonucun dayanağı, her hâlükârda somut hukuki yapı ve fiili elde etme olgusudur.

Türkiye’de CRS kapsamında finansal bilgi akışı bulunmakla birlikte, bu verilere dayalı yerleşik ve sistematik bir vergi inceleme pratiğinin henüz oluştuğu söylenemez. Bununla birlikte, finansal bilgilerin idare nezdinde düzenli olarak toplanıyor olması, önümüzdeki dönemde bu verilerin daha aktif biçimde analiz edilerek incelemelere konu edilebileceğine işaret etmektedir.

Gelirin Kime Atfedileceği Sorunu

Feshedilebilir trust yapılarında, gelirin kurucuya atfedilmesi çoğu durumda isabetlidir. Buna karşılık feshedilemez yapılarda kurucu, trust’ı tek taraflı olarak sona erdirme, varlığı geri alma veya üzerinde tasarrufta bulunma yetkisini kaybetmiş; mülkiyeti hukuki ve iktisadi olarak devretmiş durumdadır. Bu nedenle kurucunun gelire erişim imkânı da kural olarak ortadan kalkmaktadır.

Takdire bağlı yapılarda ise faydalanıcının dahi gelir üzerinde talep edilebilir bir hakkı bulunmamaktadır. Bu tür yapılarda, dağıtım gerçekleşmeden kazancın “elde edilmiş” sayılması, Gelir Vergisi Kanunu’nun 1. maddesindeki elde edilen safi kazanç ve Vergi Usul Kanunu’nun 3. maddesindeki gerçek mahiyet ilkelerine aykırıdır.

Bu nedenle trust vergilemesinde temel sorun, dağıtım gerçekleşmeden gelirin varsayımsal olarak bir kişiye atfedilmesidir.

Kontrol Edilen Yabancı Kurum (CFC) Rejimi: Trust Yapılarında Varsayıma Dayalı Şeffaflık Sorunu

Kontrol Edilen Yabancı Kurum (Controlled Foreign Company – CFC) rejimi, Kurumlar Vergisi Kanunu uyarınca bir yabancı kurumun varlığını ve bu kurum üzerinde gerçek kişiler veya kurumlar tarafından belirli oranlarda doğrudan veya dolaylı kontrol bulunmasını şart koşmaktadır. Bu yönüyle CFC rejimi, doğrudan trust yapılarının kendisini değil; kurum niteliği taşıyan yapıları hedef almaktadır.

Uygulamada trust yapıları bakımından CFC tartışmasının ortaya çıkmasının temel nedeni, trust’ın doğrudan CFC analizine tabi tutulması değil; trust’ın hukuki bir ara yapı olarak tanınmaması ve bu nedenle yok sayılmasıdır. İdare, trust’ı hukuken dikkate almadığında, trust bünyesinde yer alan yabancı şirketleri doğrudan kurucuya veya faydalanıcıya aitmiş gibi değerlendirmekte; bu varsayıma dayanarak söz konusu şirketler bakımından CFC hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağını incelemektedir.

Bu yaklaşımda CFC analizi, esasen trust’a değil; trust altında yer alan yabancı şirkete yöneliktir. Ancak sorun, bu analizin başlangıç noktasının hukuki ve iktisadi gerçekliği yansıtmayan bir varsayıma dayanmasıdır. Trust’ın ara yapı olarak bütünüyle yok sayılması, altında yer alan şirketlerin mülkiyet ve kontrolünün otomatik olarak kurucuya veya faydalanıcıya atfedilmesi sonucunu doğurmaktadır. Oysa bu atıf, trust sözleşmesinin getirdiği sınırlamalar, mülkiyetin kesin olarak devredilip devredilmediği ve tarafların fiili tasarruf yetkileri incelenmeden yapılmaktadır.

Bu noktada yapılan değerlendirme, vergilendirme tekniği bakımından daha temel bir sorunla karşı karşıyadır. İdarenin trust yapılarını yok sayarak doğrudan Gelir Vergisi veya Veraset ve İntikal Vergisi atfı yapması, Vergi Usul Kanunu’nun 3. maddesinde düzenlenen gerçek mahiyet ve ispat ilkeleriyle temelden çelişmektedir.

Vergi Usul Kanunu’nun 3/B maddesi uyarınca, vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti esastır. Aynı hüküm, vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyetinin yemin hariç her türlü delille ispatlanabileceğini ve iktisadi, ticari ve teknik icaplara uymayan veya normal ve mutad olmayan bir durumun iddia edilmesi halinde ispat külfetinin bunu iddia eden tarafa ait olduğunu açıkça düzenlemektedir.

Bir trust yapısında mülkiyet, kurucudan kesin olarak kopmuş ve trust yöneticisine geçmişse, kurucunun söz konusu varlıklar üzerinde hukuki ve iktisadi tasarruf yetkisi artık mevcut değildir. Bu durumda, mülkiyetin hâlen kurucudaymış gibi kabul edilmesi ve trust altında yer alan şirketlerin doğrudan kurucuya veya faydalanıcıya atfedilerek CFC hükümleriyle vergilendirilmesi; vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyeti yerine varsayımsal bir mahiyet üzerinden değerlendirilmesi anlamına gelmektedir.

Özellikle feshedilemez ve takdire bağlı trust yapılarında, kurucu trust varlığı üzerindeki mülkiyet ve tasarruf yetkisini tamamen kaybetmiş olabilir. Bu durumda, trust bünyesinde yer alan bir yabancı şirketin paylarının hukuken trust yöneticisi adına kayıtlı olması, bu payların otomatik olarak kurucuya veya faydalanıcıya ait olduğu sonucunu doğurmaz. Trust sözleşmesi ile getirilen kısıtlamalar, oy hakları, tasarruf yetkileri ve gelir üzerindeki haklar dikkate alınmaksızın yapılan bir kontrol değerlendirmesi, hukuki gerçeklikle bağdaşmamaktadır.

Bu nedenle trust yapılarında sorun, CFC rejiminin varlığından ziyade; CFC analizine gelmeden önce trust’ın yok sayılması suretiyle yapılan varsayımsal şeffaflık yaklaşımıdır. Trust’ın ara yapı olarak görmezden gelinmesi, CFC rejiminin yanlış kişilere ve hatalı varsayımlarla uygulanmasına yol açmaktadır. Sağlıklı bir vergisel değerlendirme için, CFC analizinin ancak trust sözleşmesinin hükümleri, mülkiyetin gerçekten devredilip devredilmediği ve somut kontrol ile tasarruf yetkileri dikkate alınarak yapılması gerekir.

Uygulanacak Vergi Türünün Belirlenmesi

Trust vergilemesinde ikinci temel ayrım, trust bünyesinden faydalanıcılara aktarılan değerin hukuki niteliğine göre hangi vergi türünün uygulanacağının belirlenmesidir. Trust yapılarında yapılan her ödeme aynı hukuki karaktere sahip değildir ve bu nedenle tek tip bir vergileme yaklaşımıyla ele alınmaları doğru sonuçlar doğurmamaktadır.

Bu çerçevede vergileme yapılırken, trust’ın türü, gelirin kimin tarafından elde edilmiş sayılacağı ve gelirin hangi anda elde edildiği birlikte dikkate alınmalıdır. Zira bu yapı içinde yapılacak vergileme, sonuç itibarıyla gerçek kişi düzeyinde bir gelir vergilemesi niteliği taşımaktadır. Bu nedenle elde edilen kazancın doğru şekilde sınıflandırılması kritik önem taşır.

Trust bünyesinde oluşan kazanç; niteliğine göre faiz veya temettü ise menkul sermaye iradı, bir taşınmazın kiraya verilmesinden doğuyorsa gayrimenkul sermaye iradı, bir varlığın elden çıkarılması sonucunda oluşuyorsa değer artış kazancı olarak değerlendirilmelidir. Başka bir ifadeyle, vergileme yapılırken trust içindeki hukuki formdan ziyade, altta yatan gelirin ekonomik karakteri esas alınmalıdır.

Özellikle trust’ın feshedilmediği ve yalnızca dönemsel kazançların faydalanıcılara aktarılmasına devam edildiği durumlarda, yapılan ödemenin niteliği de bu çerçevede belirlenmelidir. Dağıtım, trust bünyesinde oluşan temettü/finansal getiri kaynaklı bir kazancın aktarımı niteliği taşıyorsa, bunun menkul sermaye iradı olarak değerlendirilmesi genel olarak daha isabetli olacaktır. Ancak her durumda nihai nitelendirme, dağıtımın kaynağını oluşturan gelirin türüne göre ayrıca yapılmalıdır.

Buna karşılık, trust’a devredilmiş anaparanın veya varlıkların faydalanıcılara ivazsız şekilde intikali, bir gelir elde edilmesinden ziyade malvarlığı geçişi niteliğinde olup Veraset ve İntikal Vergisi kapsamında ele alınmalıdır.

Bu ayrımın yapılmaması, hem işlemin hukuki mahiyetiyle uyumsuz bir vergi türünün uygulanmasına hem de aynı ekonomik değer üzerinden mükerrer vergileme riskine yol açmaktadır. Trust vergilemesinde sağlıklı ve öngörülebilir bir yaklaşım, trust bünyesinden çıkan ekonomik değerin hukuki mahiyetini esas alan bu ayrımın gözetilmesini zorunlu kılmaktadır.

Veraset ve İntikal Vergisinde Mükellefiyet ve Yetki

Veraset ve İntikal Vergisi Kanunu sistematiği uyarınca, verginin mükellefi ivazsız intikali fiilen elde eden kişidir. Trust yapılarında bu kişi, kural olarak trust’tan lehine malvarlığı geçen faydalanıcıdır. Bu nedenle vergisel değerlendirme, trust’ın kurucusu veya yöneticisinden ziyade, trust bünyesinden çıkan malvarlığının kimin lehine intikal ettiği sorusu üzerinden yapılmalıdır.

Bu çerçevede ana prensip, veraset ve intikal vergisinin esasen trust’tan faydalanıcıya yapılan ivazsız intikal anında gündeme gelmesidir. Özellikle faydalanıcının Türk vatandaşı olması veya Türkiye’de yerleşik bulunması gibi kişisel bağların varlığı, ya da intikale konu malvarlığının Türkiye’de bulunması gibi coğrafi bağlar, Türkiye’nin vergileme yetkisinin sınırlarının belirlenmesinde kritik rol oynar.

Bununla birlikte uygulamada, özellikle feshedilemez trust yapılarında Türkiye’de bulunan varlıkların trust yapısına devri aşamasında “mülkiyet kurucudan çıkıyor” gerekçesiyle, faydalanıcıya henüz fiili bir intikal olmasa dahi, idare nezdinde yöneticiye doğru ara bir ivazsız intikal eleştirisinin gündeme gelebilmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir. Bu yaklaşım, teorik bir tartışma alanı yaratmakla birlikte, yöneticinin çoğu zaman Türkiye’de yerleşik olmaması, vergi sicil kaydının bulunmaması ve fiili tahsil imkanlarının sınırlı olması nedeniyle pratikte ciddi bir uygulama sorunu doğurur.

Bu noktada politika önerisi olarak, Türkiye’de bulunan varlıkların trust yapısına devri gibi “tahsil kabiliyeti düşük” ara aşamalarda, vergiyi güvenceye almak için iki alternatif yaklaşım tartışılabilir:

(i) Verginin, devreden (kurucu) tarafından beyan edilip ödenmesi (yükümlülüğün pratik olarak Türkiye ile bağı olan tarafa bağlanması) veya

(ii) Transfer anında stopaj benzeri bir tahsil mekanizması kurulması.

Bu mekanizmanın tasarımı bakımından, beyan veya stopaj yöntemlerinden hangisi tercih edilirse edilsin, trust yapısına devir aşamasında ödenen bu intikal vergisinin hukuki niteliğinin açık biçimde tanımlanması gerekir. Bu aşamada ödenen verginin, aynı malvarlığının ileride faydalanıcılara devri sırasında yeniden veraset ve intikal vergisine tabi tutulmasını önleyecek şekilde, nihai sayılması veya en azından ileride doğacak vergi yükünden mahsup edilmesi gerekir. Zira trust’a yapılan ilk devirde vergilendirilen ekonomik değer, özünde gelecekte faydalanıcılara intikal etmesi veya onlar lehine gelir üretmesi amacıyla yapı içine alınmaktadır. Bu nedenle aynı malvarlığı üzerinden birden fazla kez intikal vergisi doğması, verginin konusunun ekonomik gerçekliğiyle bağdaşmayacak ve mükerrer vergileme sonucunu doğuracaktır. Amaç burada vergi yükünü artırmak değil; gri alanı daraltan, tahsil kabiliyeti yüksek ve ileride doğabilecek tartışmaları azaltan öngörülebilir bir model kurmaktır.

Önerilen Yaklaşım: Hukuki Mahiyete ve Elde Etmeye Dayalı Vergileme

Trust yapılarının vergilendirilmesinde sağlıklı ve tutarlı bir sonuç elde edilebilmesi için, vergilemenin otomatik varsayımlar yerine hukuki mahiyet ve elde etme olgusu esas alınarak yapılması gerekir. Bu yaklaşım, vergiyi doğuran olayın yalnızca teknik bir “dağıtım” anına indirgenmesini değil; trust bünyesinden çıkan ekonomik değerin hangi hukuki ilişki kapsamında ve kimin lehine gerçekleştiğinin analiz edilmesini gerektirir.

Bu çerçevede, trust bünyesinde elde edilen kazançlar bakımından, faydalanıcının hukuki ve iktisadi tasarruf imkanına fiilen kavuşmadığı aşamada bir vergilendirme yapılması mümkün değildir. Özellikle feshedilemez ve takdire bağlı trust yapılarında, faydalanıcının geliri talep edebilme veya üzerinde tasarrufta bulunabilme yetkisi bulunmadığı sürece, ortada vergi hukukunun aradığı anlamda “elde edilmiş” bir gelirden söz edilemez.

Vergileme, ancak trust bünyesinden faydalanıcı lehine bir ekonomik değerin çıkması ve bu değerin hukuki mahiyetinin belirlenebilir hale gelmesiyle gündeme gelmelidir. Bu aşamada yapılacak nitelendirme ise, aktarılan değerin getiri mi yoksa anapara/ivazsız intikal mi olduğuna göre değişecektir. Faiz, temettü ve benzeri getirilerin aktarılması gelir vergisi kapsamında değerlendirilirken; trust’a devredilmiş anaparanın veya varlıkların faydalanıcıya ivazsız şekilde geçmesi halinde veraset ve intikal vergisi rejimi gündeme gelecektir.

Bu yaklaşım, vergilemenin hem zamanını hem de türünü hukuki gerçeklikle uyumlu hale getirmekte; varsayımsal atıflara dayalı, erken veya mükerrer vergileme risklerini ortadan kaldırmaktadır. Trust vergilemesinde öngörülebilirlik ve hukuki güvenlik ancak bu tür bir nitelendirme temelli değerlendirme ile sağlanabilir.

Vergileme Matrisi

Sonuç: Trust Vergilemesinde Tutarlı, Öngörülebilir ve Uygulanabilir Bir Yaklaşımın İnşası

Trust yapıları, Türk hukuk sisteminde açıkça tanımlanmış olmamaları nedeniyle uzun süredir hem idari uygulamada hem de mükellef nezdinde önemli belirsizlikler yaratmaktadır. Bu belirsizliklerin temelinde, trust’ların hukuken ara bir yapı olarak kabul edilmemesi ve buna rağmen bu yapılar bünyesinde elde edilen gelirlerin vergisel sonuçlarının doğrudan gerçek kişilere atfedilmesi yönündeki çelişkili yaklaşım yatmaktadır.

Oysa bir yapının Türk hukukunda açıkça düzenlenmemiş olması, yabancı hukuk altında geçerli biçimde kurulmuş ve mülkiyet devri sonuçları doğuran bir ilişkinin vergisel açıdan da yok sayılabileceği anlamına gelmez. Vergi hukukunun görevi, yeni kavramlar ihdas etmek değil; mevcut hukuki ve ekonomik gerçekliği doğru biçimde nitelendirmektir. Bu çerçevede trust yapılarının ne toptan reddedilmesi ne de tek tip ve otomatik bir vergileme refleksiyle ele alınması mümkündür.

Bu çalışmada ortaya konulduğu üzere, trust vergilemesinde sağlıklı ve sürdürülebilir bir çerçeve; trust türlerinin ayrıştırılmasını, gelirin elde edilme anının hukuki ve ekonomik tasarruf ölçütleri birlikte dikkate alınarak belirlenmesini ve uygulanacak vergi türünün kazancın niteliğine göre net biçimde ayrıştırılmasını gerektirmektedir. Özellikle takdire bağlı ve geri dönülemez yapılarda, dağıtım gerçekleşmeden yapılan vergilemeler; Gelir Vergisi Kanunu’nun elde etme ilkesine ve Vergi Usul Kanunu’nun 3. maddesinde yer alan iktisadi özellik yaklaşımına aykırı sonuçlar doğurmaktadır.

Vergi Usul Kanunu’nun 3/B maddesi uyarınca, vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti esastır. Aynı hüküm, iktisadi, ticari ve teknik icaplara uymayan veya normal ve mutad olmayan bir durumun iddia edilmesi halinde ispat külfetinin bunu iddia eden tarafa ait olduğunu açıkça düzenlemektedir. Bu bağlamda, trust yapılarının yok sayılması suretiyle mülkiyetin ve tasarruf yetkisinin hâlen kurucuda veya faydalanıcıda olduğu varsayımına dayanan vergilemeler, kanunun aradığı “gerçek mahiyet” analizini karşılamamaktadır.

Benzer şekilde, şeffaflık amacıyla oluşturulmuş bildirim rejimlerinin (UBO, CRS), vergilemenin yerine geçecek şekilde yorumlanması da doğru değildir. Bu rejimler idareyi yapılar ve kişiler hakkında bilgilendirmeyi amaçlamakta; ancak gelirin kimin tarafından, hangi anda ve hangi hukuki hakka dayanarak elde edildiğine ilişkin vergisel nitelendirmenin yerini almamaktadır. Bildirim ile vergileme arasındaki bu ayrımın bulanıklaşması, hatalı tarhiyatlara ve öngörülemez bir uygulama ortamına zemin hazırlamaktadır.

Aynı şekilde, trust yapılarının ara yapı olarak dikkate alınmaması ve bu nedenle altındaki şirketlerin doğrudan gerçek kişilere atfedilmesi suretiyle kontrol edilen yabancı kurum (CFC) rejiminin devreye sokulması da, vergi güvenlik müesseselerinin amacını aşan sonuçlar doğurmaktadır. Bu tür uygulamalar, somut mülkiyet ve kontrol analizi yapılmaksızın, varsayımsal kabuller üzerinden vergilendirmeye yol açmaktadır.

Bu nedenle trust vergilemesinde doğru yön; varsayımlar yerine dağıtım esaslı, yapının hukuki mimarisini esas alan ve vergi türleri arasındaki sınırları net biçimde ayıran bir yaklaşımın benimsenmesidir

Sonuç olarak, trust yapılarının vergilendirilmesinde ihtiyaç duyulan şey, bu yapıları yok sayan refleksler değil; Vergi Usul Kanunu’nun 3/B maddesinde ifadesini bulan gerçek mahiyet ve ispat ilkeleriyle uyumlu, uluslararası standartlarla örtüşen, tutarlı ve öngörülebilir bir nitelendirme çerçevesidir. Bu konudaki gri alanların daraltılabilmesi için, idarenin trust yapılarına ilişkin vergisel nitelendirmeyi açıklığa kavuşturan düzenlemeler ile temel ilkeleri ortaya koyması da büyük fayda sağlayacaktır.

Böyle bir yaklaşım, yalnızca mükellefler açısından hukuki güvenliği artırmakla kalmayacak; aynı zamanda idarenin uygulamalarını güçlendirecek ve Türkiye’nin uluslararası varlık yönetimi ile vergi şeffaflığı alanındaki konumunu daha sağlam ve savunulabilir bir zemine oturtacaktır.


Kaynak:Erdem Erdem / KPMG Vergi